Büyü
Tarihin ilk çağlarına değin uzanan büyü kavramının tam olarak tanımı yapılmak istense bireyin hayatının farklı yönlerine değişim getirmek amaçlı yapılan dini olmayan bir girişim olarak nitelenebilir.
Farsça Maji kelimesinden gelen büyü İngilizce’ ye Yunanca ve Farsça’ dan magus kelimesiyle dahil olmuştur.
İlk yazılı kayıtlar ise Sümerlerde ortaya çıkmıştır. Mezopotamya’ ya da Mısır medeniyetinden miras kalmıştır. Böylece dönemden dönem aktarım işlemi gerçekleşmiştir. Erken ortaçağ döneminde olumlu bakılırken veba, Avrupa üzerine yapılan Müslüman akınlar durumu tersine çevirmiş ve büyü ile ilgili her şey kötü yorumlanmıştır. Yeniçağ ile birlikte Avrupa’ da erk ataerkil pozisyonda kadına gözünü dikmiş ve otacılar, bilgin kadınlar cadı yaftasıyla kıyıma uğramıştır.
Platon, Devlet’teki tasvirinde şöyle der; “Dilenci peygamberler zenginlerin kapısına gidip onları tanrılardan gelen güçleri olduğuna ikna eder, kurbanlar, tılsımlar, kutlamalar ve şölenler aracılığıyla bir kişiyi kendisinin veya atalarının günahlarının kefaretini ödemeye ikna ederler; küçük bir bedel karşılığında düşmanlara zarar vermeyi vaat ederler; büyülü sanatlar ve büyülü sözlerle göklerin iradesini kendi arzulan doğrultusuna kullandıklarını söylerler.
Aristotales’ e göre felsefenin başlangıcı hayret etmekse büyü de doğal olana karşı duyulan hayret ile hayal gücünü perçinlemiştir. Hayret ilkel olarak mitoslara dönüşmeye başlamıştır. Bu sayede mitoslar sanatsal ve büyüsel bir etkinliğe dönüşmüştür. Kısaca korku hali ile karışık hayret, insanlığı sanata ve tekniğe götürmüştür.
Sanatsal yönden bakıldığında maskeler, resimleme, tasarlanmış kıyafetler tekhne kavramını yani el becerisi, yetenek kavramını karşılamaktadır.
Büyü bir bakıma özdeşlik kurma işlevini taşır. Büyü gereçleri ile tanrısal bir güç ile iletişim kurulması veya resimleme, söylevlerin bir temsil görevi vardır. İlkel insan bir şeyin görünüş- gerçeklik ayrımsızlığına sahip olması nedeniyle şimdi ve gelecek arasında kesin ayrımları yoktur.
Gombrich’ in şu anektodu bu durumu açıklamaktadır. ‘’ Yerliler, bir keresinde sürülerinin resmini yapan Avrupalı bir ressama, korkuyla şu soruyu sormuşlardır: Hayvanlarımızı alıp götürürsen, neyle yaşarız biz?’’
Sanatın büyüden ayrılan kısmı yerine geçme yani temsil, büyüde gerçek olarak algılanırken, sanatta görüntüseldir. Sanat modern insanda dahi gerçeklik ile görüntü arasındaki ayrımı kaldırabilecek, ilkel insana benzer büyüsel bir etki bırakabilecek güçtedir.
Mitos
İnsanın anlam yaratma dürtüsü varoluştan bu yana sürmektedir. Kendisi için bilinmeyen her ne ise onu tanımlama çabası çeşitli söylenlere sebep olmuştur. Mitos Türkçe karşılığı bu ‘’söylen’’ anlamındadır.
Antik Yunan’ da ise söz veya öykü anlamını taşımaktadır. Mitoloji kelimesi de mitosun türevidir. Mitosa eşlik eden epos ve logos sözcükleri; epos düzenli ve ölçülü söz olmasıyla epos aslında bir biçimdir, logos ise akıl yoluyla söylenen söz, bilgi anlamı taşımaktadır. Fakat bunlar bütünüyle mitostan ayrılmalarını sağlayacak geçerliliği taşımamaktadır.
Mitoslar genellikle içinde bulunulan toplumun kültürüne bağlı gelişmektedir. Bir öyküleme niteliği taşıdığından bundan farklı bir sonuç bekleyemeyiz. Her topum bu nedenle kendine özgü mitoslar geliştirir. Fakat dünya üzerinde neredeyse tüm mitosların benzer kurgular taşıdığını gözlemlemekteyiz. Bu ortak motiflerin sebebi insanın her yerde birbirine benzerlik göstermesi olarak açıklanabilir. Bilişsel ve psikolojik alt yapı olarak çözümleme ve anlamlandırma yöntemlerimiz farklılık göstermemektedir. Mitoslar genellikle evrenin başından beri var olup tanrının sonradan ortaya çıktığı ve ilk önce tanrının var olup sonra evreni şekillendirdiğine yönelik olarak iki gruptur.
Sanatsal ve felsefi anlamda mitosların üstlendiği işleve bakalım. Sanat mitosları ideal biçimler şeklinde hem ideler hem figürler olarak somutlaştırırken, felsefe ise salt idelere dönüştürmektedir. Sanatı mitostan ayırmak istediğimizde yaşamak ile hissetmek arasındaki fark ortaya çıkar. Sanat mitosları insanın ruhuna hitap edecek şekilde yansıtır.
Schelling’ e göre sanat bir evrendir. Sanatçının yaratımı ise dünyadır. Bu nedenle sanatçının Tanrı’ dan aldığı yaratma edimini ödünç alma şeklinde niteler. Yine Schelling modern dünyayı bireylerin dünyası olarak tanımlamaktadır. Bu durum bireyleşme sonucu da modern dünyanın parçalanmışlığını ifade etmektedir. Antikçağ’ da sanat kendi figür ve idelerini kendi mitolojisinden almaktayken modern sanat, yarattığı eserlerle mitosunu oluşturmaktadır. Yani Antikçağ geçmişi mitos olarak alırken, modern sanat geleceğin mitosunu yazmakta ve bu onun kendini kandırmasında bir ön ayak olmaktadır. Özellikle teknolojinin sanat ile evrilmesi bu durumu daha da desteklemektedir. Tamamen bir kandırmacadan bahsedilmese de ‘’sanal insan‘’ küresel dünyanın bir ögesidir. Sanat-mitos ilişkisinde mitosun ona ilham olabilen bir parça olduğunu ve sanatın sadece bir görüntüler dünyası olduğu gerçeğini ve gerçekliğin yerini alması neredeyse imkansızdır.
Oyun
Kant, Shiller, Spencer gibi düşünürler sanatın kaynağını oyun olarak ele almaktadırlar. İnsanlık tarihi kadar eski olan oyun kavramı, ilk kez Herakleitos’ un zamanı dama taşlarına benzettiği ve yaşamın Zeus’ un bir oyunu olduğu söylemleriyle anımsanır. Herakleitos’ a göre sanatçı bir çocuktur ve sorumluluğu yoktur.
Kant’ ın sanat- oyun kaynağında ise sanatçı doğayı bir aracı olarak onun yerine geçip yaratmayı gerçekleştiren bir dehadır. Bu deha bilme yetisiyle değil, bunun tersine bir yaratıcı edimle bu süreci gerçekleştirir. Schiller de Kantçı bir anlayışa sahiptir ve Kant’ ın bu düşüncesini ‘’ereksiz ereklilik’’ olarak oyun kuramına kazandırır. Bu şu anlama gelmektedir. Bir oyunda güç unsuru yoktur. O kendiliğindendir. (Kant’ ın kendindelik düşüncesidir) Bu bağlamda oyun ile sanatın ortak yönü de ereksiz oluşlarıdır. Kant sanatı ‘’oyun gibi’’ niteler. Çünkü sanat özgürlüğü ile oyunun sahip olduğu kurallarda birbirini tam karşılamamaktadır. Şöyle ki sanat öylece oyun olsaydı onun da kuralları kesin olarak bilinirdir.
Schiller’ in en bilindik sözü şöyledir: ‘’ İnsan, sözcüğün tam anlamıyla insan olduğu yerde yalnızca oynar ve o, oynadığı yerde ancak tam insandır.’’
Spencer’ a göre ise, oyun ve sanat ortak bir ritmin sonucudur. Burada aslında oyun ve dans kuramı da söz konusudur. Spencer bedensel dışavurumun yarattığı duygu dalgalarından bahsetmektedir. Oyuna bir değer yüklememektedir. Kant’ ın ereksizlik savına katıldığı gibi bunun üzerine oyun ve sanatın yararsızlık ve kullanışsızlık nitelikleri olduğunu da ekler. Pozitivist ve evrim alanındaki düşünceleriyle bilinen Spencer’ a göre, iş görür halde olan kavramlar yararlı ama estetik değildir. İş görürlüğü yittikten sonra ,
yararsızlaşmasıyla güzel olurlar. Eski zamanlarda kale surları dönem halkı için çirkin olup günümüzde estetik bir nesne olarak görülmesi örneği verilir. Spencer’ a göre sanat ve oyun, dans hayattaki fazla olan gücün ortaya konulduğu ortak alandır. Schiller ve Spencer düşüncelerinde evrensellik yanılgısına düşmüşlerdir. Sanatın bireyselliğini kuramsallaştırmışlardır.
Sonuç olarak oyun ile sanat arasında benzerlikler bulunmaktadır. Fakat oyunu sanatın kaynağı olarak netleştirmek sanatın bağımsız varlığına karşıdır. Sadece ilişkilidir savı kabul edilebilir. Sanat kuşaklar arası taşınabilir, fakat oyun dönemler içinde yok olur ve tamamen değişir. Oyun sürekli tekrarlanabilir bir içeriğe sahipken, sanatın yeni olma özelliği vardır. Tarihsel süreçte oyun ile sanat ereksizlik ve kendindelik ile özdeşleşebilir.